21 Aralık 2014 Pazar

Afrika Günlüğü 6


Namibya Botsvana ve Zimbabve Seyahat Notları




Namibya’nın en yüksek dağı Brandberg yakınlarında, ismini Google’da bile zor bulabileceğiniz Uis kasabasında, 6 sevimli köpeği olan beyaz bir çiftin işlettiği White Lady B§B Camping Hotel’de güne başlıyoruz.

Etrafta bir benzin istasyonu, bir market ve bir de turist tuvaleti dışında herhangi bir şey görmediğiniz kasabada, hiç de fena sayılmayacak şartlarda birden fazla otel bulunması insana önce tuhaf geliyor. Fakat bir önceki gün ziyaret ettiğimiz Brandberg ve civarındaki kaya resimlerine en yakın yerleşimin burası olduğunu düşününce hem otelleri hem de Turist tuvaletini anlayabiliyorsunuz.

Ev sahiplerimizin sevimli köpekleriyle birazcık oynadıktan sonra yola çıkıyoruz.

Artık Afrika’nın içlerinde olduğumuza göre, yazının tam da burasında, bir parça bu toprakların gerçek sahiplerinden söz etmeli. Daha önce birkaç kez isimlerini andığım Bushmen’lerden başlayayım. “Bushmen” buralara yolunuz düşerse çok sık duyacağınız, Beyazların siyah Afrikalıları tanımlamak için kullandığı bir sözcük.

Beyazların verdiği isimle Bushmen’ler yani San Halkı Kalahari Çölünün 3 ülkeye yayılmış topraklarında yaşıyorlar; Güney Afrika, Botsvana ve Namibya. İlk duyduğumda buradaki “bush” sözcüğünün İngilizce karşılığı olan “çalılık” sözcüğünden türetilmiş masum bir isim olduğunu düşünmüştüm ama Beyaz Adam Afrika’da ne zaman masum oldu ki? Bushmen sözcüğü Flamanca “Bossiesman” sözcüğünden geliyormuş ki anlamı da kanunsuz veya haydut demek. Hollandalılar bu sözcüğü ilk kez 200 yıl kadar önce kullanmışlar.

Beyaz Adam haydut demiş ama San Halkının yeryüzündeki en eski halklardan biri olduğu ve kültürlerinin, her ne kadar bir Rembrant veya Van Gogh’ları olmasa da 100 Bin yıldır var olduğu düşünülüyor.

Bushmen’ler ya da doğru isimlendirmek gerekirse San Halkı hakkında fikir sahibi olabileceğiniz harika bir film var; Tanrılar Çıldırmış Olmalı (Gods must be Crazy, 1980). Güney Afrika yapımı zamanında tüm dünyada bir hayli popüler olmuş bu film Botsvana’da çekilmiş. Kalahari Çölünde, dış dünya hakkında hiçbir fikri olmaksızın yaşarken, uçağın birinden atılan Coca Cola şişesiyle karşılaşan Bushmen’lerin “cidden” çok komik öyküsü. İzlemediyseniz mutlaka izleyin derim.

Margarita, White Lady B§B Camping Hotel sahiplerinin
köpeklerinden bir kısmıyla oynarken

Uis sokaklarından

Uis'in Turist Tuvaleti

Market

Uris’den Kamanjab’a doğru yol almaya başladığımız o gün artık belgesel tadında vahşi hayat fotoğrafları çekme hayallerime çok yaklaştığım gün oluyor. Rehberimiz Pendi bir süre hararetli telefon konuşmaları yapıyor, sonra bizim rehber Uraz ile fısıldaşıyorlar ve ardından açıklama geliyor. Bölgede bir fil sürüsü varmış... Kamanjab’a vardığımızda filleri görebilmek için bir safari planlıyoruz. Buralarda, daha çok da ertesi gün gideceğimiz Etosha Ulusal Parkında Rehberler arası bir iletişim sistemi var. “Alo, burada Aslanlar var”, “Leopar gören var mı?” şeklinde bir telefon trafiği...

Fil safarisi fikri beni heyecanlandırıyor ama önce bir Euphorbia’yı yakından görmeliyiz.

Euphorbia (Sütleğen) buralarda sıkça bulunan zehirli bir bitki. Kaktüse benzeyen bu bitkinin dallarından birini bıçakla çizdiğinizde süt kıvamında beyaz bir salgı açığa çıkıyor. İşte avcı Bushmen’lerin mızrak ve oklarının ucuna sürdükleri bu salgı oldukça tehlikeli bir zehir. Normal deriyle temas ettiğinde bile ciddi kızarıklığa neden olabilen bu zehir gözünüze sıçrayacak olursa sizi kör edebilir. Hatta bitkinin dallarından birini çizdiğiniz, zehirle temas etmiş bıçak ile kesilmiş herhangi bir şeyi yiyecek olursanız ölebilirsiniz. Fakat her nasılsa zehir ölümüne neden olduğu hayvanların etlerinden yiyenleri etkilemiyor. Ve ilginç bir şekilde Gergedan ve Oryx –Afrika Antilobu- Euphorbia ile besleniyorlar; bu bitkinin zehrine karşı bağışıklar...

Çölün ortasında bir süre Euphorbia’yı ve –dikkatli bir şekilde- salgısını inceledikten sonra yola devam ediyoruz.

Ardından bir Herero köyünde mola veriyoruz. Bu hiçbir yerin ortasındaki köyün ismi Sorris-Sorris. Ki bunu çektiğim fotoğraflardan birinde kadraja girmiş yol tabelası sayesinde sonradan öğreniyorum. Almanların 1900’lerin başında, nüfuslarının yüzde 80’inini katlettiği Herero Halkını daha doğrusu kadınlarını, kıyafetlerinden hemen tanıyorsunuz. Kadınlar hala geçmişteki sömürgeci “efendileri” gibi giyiniyorlar.  Victoria döneminden kalma geniş uzun etekli elbiseler giyen Herero Kadınlarını mola verdiğimiz köydeki hediyelik eşya tezgahlarının arkasında görmek ilginç geliyor insana. Hala bu şekilde giyinme nedenlerinin tarihlerindeki Soykırım acısını unutmamak olduğunu öğrenmek ise daha ilginç...


Euphorbia (Sütleğen)

Bıçakla bir çizik attıktan sonra ortaya
çıkan süt kıvamındaki zehir

Namibya Otoyollarından!

Euphorbia'nın hemen yanında, çölün ortasındaki hediyelik eşya tezgahları...
Sabahın erken saatleri olduğu için henüz kimsecikler yok

İsmini sonradan kadraja giren yol tabelasından öğrendiğim Sorris-Sorris

Tipik giysisiyle bir Herero Kadını

Herero Köyünden

Tipik kıyafetleriyle bir Herero Kadını daha

Sorris-Sorris'den...

Dikkat Fil Çıkabilir! 


Bol fotoğraf sonrası yola devam ediyoruz. Toprak yolda bir süre ilerledikten sonra karşımıza bizimki gibi başka bir turist otobüsü çıkıyor. Biraz ilerimizde, yolun kenarına park etmiş, üst kapakları açık ve arabanın tüm pencerelerinden dışarıya objektifler fışkırıyor... Karşı yönden gelen bir Land Rover’dekiler de –yine turistler- elleriyle “yavaş, durun” gibi işaretler yapıyorlar. Daha sonradan çok karışılaşacağımız anlardan biri daha; yakınlarda kesinlikle bir vahşi havyan var... Namibya’da bir turist grubu herhangi bir vahşi hayvan gördüğünde hemen diğerlerini uyarıyor. Fakat bu “Gelin gelin burada aslan var” gibi bir uyarı değil de daha çok “Şişşt sessiz olun, Aslanları ürküteceksiniz, fotoğraf çekmeye çalışıyoruz burada” şeklinde bir uyarı...

Çok heyecanlanıp fotoğraf makineme davrandığım o anda bizim karşımıza çıkan ise aslanlar değil, yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz yol tabelasını haklı çıkarırcasına bir Fil sürüsü oluyor. Günün sonunda varacağımız Kamanjab’daki otelimizden özel tur düzenleyip de görmeye çalışacağımız malum fil sürüsü...

Afrika filleri, Asya’dakilerden biraz farklı. Hindistan, Nepal veya Uzakdoğu’ya yolu düşen hemen herkesin gördüğü, ağır işlerde insanlara yardım eden, sırtına aldığı turistleri gezdiren, yanına gidip okşayabileceğiniz, hortumuyla sizi ıslatıp eğlendiren filler Afrika’da yok. Buradakiler biraz daha büyük ve kesinlikle Asya’daki akrabaları gibi uysal değiller. Yani siz siz olun yolunuz buralara düşerse Fillere fazla yaklaşmayın. Özellikle de eğer bir filin gözlerinin biraz arkasında, yüzünün iki tarafında bir ıslaklık var ise. Erkek Fillerin, testosteron düzeylerinin çok artıp şakaklarındaki bezlerden dışarıya boşaldığı bu döneme Mest Dönemi deniyor. İşte bu dönemde filler aşırı saldırgan oluyorlarmış (Tanıdık geldi değil mi? Bir nevi kadınlardaki PMS gibi!). Hatta insanlara ve araçlara saldırdıkları bile görülüyormuş. İnsanlara ve araçlara saldırmak derken burada ağırlığı 7 tona boyu ise 4 metreye ulaşabilen en büyük kara hayvanından söz ediyorum hatırlatayım..

Sürünün Lideri etrafı kolaçan ettikten sonra suya doğru ilerliyor.

Arkasından gelen daha küçük Filler

Biz fotoğraflarını çekerken onlar da bol bol su içiyorlar

Yanlarından yavaşça geçen bir araç. Ne de olsa su içtikleri yer yolun hemen yanı...

Filleri izleyerek geçirdiğimiz keyifli bir yarım saatten sonraki hedefimiz UNESCO Dünya mirasları listesinde de yer alan arkeolojik bir bölge; Twyfelfontain. Bu kayalık bölgede de önceki bölümde anlattığım Brandberg’deki gibi tarih öncesinden kalma binlerce kaya resmi var...

Twyfelfontain, Afrikaans dilinde “Şüpheli kaynak” demekmiş. Bu ismi 1940’larda buraya ilk yerleşen Beyaz Adam, David Levin vermiş. Ailesiyle birlikte fil izlerini takip ederek bulduğu küçük bir su kaynağının yakınına yerleşen Levin, bulduğu bu zayıf kaynağın ailesi ve hayvanlarına yeteceğinden emin olamamış. Bu yüzden de bu ismi vermiş; Şüpheli Kaynak (Doubtful Spring).

Önce ziyaretçiler için yapılmış merkeze geliyoruz. Burada bir kafe, hediyelik eşya mağazası ve gerçekte üzeri örtülmüş bir çukurdan ibaret tuvaletler var. Tüm bina geri dönüştürülebilir materyallerden yapılmış.

Merkezden sevimli rehberimizle birlikte bir patikayı izleyerek 45 dakika kadar yürüyor ve kaya resimlerine ulaşıyoruz. Burada rehberimiz en eski olanlarının 10 Bin yıllık olduğu düşünülen kaya resimleri hakkında bilgiler veriyor. Turun sonunda da sürpriz olarak bize harika bir şarkı söylüyor... 


Uzaklardan Twyfelfontein Ziyaretçi Merkezi

Kaya Resimlerini bize gösteren sevimli Rehberimiz

Kaya Resimlerini yakından görebilmek için inşa edilmiş Platform

Bölgeye yerleşen ilk Beyaz Adam David Levin'in evinden geriye kalanlar

Binlerce yıllık Kaya Resimlerinden; Zürafa

Yine Zürafa figürü

Kaya Resimlerinden

Rehberimizin anlattıklarını Margarita büyük bir dikkatle dinlerken...

Tuvaletler

Geri dünüştürülebilir materyallerden yapılma merkezden...


Twyfelfontain sonrası tüm gezi boyunca en çok beğendiğim iki otelden ilkine gidiyoruz. Onu da sonraki bölümde anlatayım...


Sürecek




14 Kasım 2014 Cuma

Afrika Günlüğü 5



Namibya Botsvana ve Zimbabve Seyahat Notları



Swakopmund’a veda ettiğimiz o sabah artık Atlas Okyanusu kıyılarından içlere, gerçek Siyah Afrika’ya doğru yol aldığımız gün olacak. O yüzden biraz heyecanlıyım.

Fakat önce Namib Çölündeki Likenleri görüp Cape Cross Fok Kolonisini ziyaret edeceğiz. 

Swakopmund’dan kuzeye doğru Atlantik Sahil Şeridinde bir süre yol aldıktan sonra çölde durup Liken’leri inceliyoruz.

Kıraç çöl kumları üzerindeki görüntüsüyle alelade bir bitki deyip geçeceğiniz Liken, gerçekte mantar-alg arası bir organizma. Namib çölünde bol miktarda likene rastlanıyor ve 20’si sadece topraklara özgü 80 kadar türü varmış. Çöl şartlarında bile on yıllarca yaşayabilen şaşırtıcı derecede dayanıklı bu organizmaların tek besin kaynağı ise çölün sahile yakın bölümlerinde sık görülen sisli havalar. Sisin içerdiği nemden besleniyorlar...

Likenler bana çok da ilginç gelmese de Namibya’nın biyolojik çeşitliliği açısından oldukça önemliler ve koruma altındalar. Grup, Likenler hakkında daha ayrıntılı bilgi alırken biraz etrafta dolanıp fotoğraf çekiyorum.

Bir süre sonra yeniden yollara düşüyoruz. İkinci mola yerimiz okyanus kıyısında “Skeleton Coast” da kimbilir kaç yıl önce karaya vurmuş ve terkedilmiş bir geminin hemen karşısındaki kumsal oluyor.

Öğle saatlerinde vardığımız Cape Cross, Swakopmund’a 120 kilometre mesafede. Yolun yarıdan fazlası ise tuz, evet toprak değil "tuz"...

Portekizli Kaşif Diego Câo, 1400’lerin sonlarında, Hindistan’a gitmeye çalışırken bu topraklara ayak basan ilk Avrupalı olmuş. Ülkesi Portekiz adına bu sahillere el koyduğunu belirtmek için de büyük bir Pâdrao yani Taştan Haç dikmiş. Cape Cross –Haç Burnu- adı da buradan. Yakınlardaki minik bir tepede, o Pâdrao'yu olmasa da aynı yere dikilmiş olan kopyasını görebiliyorsunuz. (Aslında 2 haç var; Almanlar 1893 yılında Diego Câo’nun diktiği Haçı alıp Berlin’e götürmüşler. Yerine de ahşap küçük bir haç koymuşlar. Sonra bu haç beton bir Haç ile değiştirilmiş. Yıllar sonra da birilerinin yaptıkları bağışlarla orijinal Haçın bir kopyası yapılıp aynı yere dikilmiş. Aşağıdaki fotoğrafta neden 2 haç var sorusunun karşılığa da bu işte...)

Cape Cross dünyanın en büyük Fok Kolonilerinden birine, hatta Namibya'lılara göre en  büyüğüne ev sahipliği yapıyor. Burada Ekim ve Aralık aylarında 200 Bin kadar Güney Afrika veya Avustralya Kürklü Foku denilen türden fok bulunuyormuş. 

10 Kasım 2014 Pazartesi

Afrika Günlüğü 4


Namibya Botsvana ve Zimbabve Seyahat Notları



Namibya’da Walvis Körfezinde tekne turu yaptığımız güzel sabahın ardından Walvis Bay sokaklarındayız.

Ülkenin tek büyük limanına sahip Walvis Bay’in nüfusu 80 Binden fazla. Swakopmund’un küçük ve sevimli sayfiye kasabası görünümüne kıyasla burası daha çok bir sanayi şehri gibi. Limanı büyütme çalışmaları, dev kamyonlar, üst üste dizilmiş konteynerler ve tabii ki tüm bu işlerde çalışan Siyah insanların yaşadığı gecekondu semtleri ile pek de sevimli değil. Çok fazla kalmıyoruz zaten.

Dönüş yolunda, Skeleton Coast’da otobüsü kenara çekip Dune’ler üzerinde yürüyüş yapıyoruz.

İlk göreceğim gerçek çölün Büyük Sahra olacağını düşünmüştüm hep. Büyük olasılık Çöl dendiğinde, sanırım herkes gibi benim de aklımda ilk Sahra ismi belirdiğinden. Son anda iptal etmek zorunda kaldığım bir Fas seyahatim olmuştu. O programda beni en çok heyecanlandıran da çölde, çadırda geçireceğim bir geceydi. Sahra hayallerim bir dahaki seyahate kaldı artık, kısmet Namib Çölüneymiş.

Namib Çölünün kızıl kumları, Angola, Namibya ve Güney Afrika Cumhuriyeti sahillerinde yaklaşık 2 Bin kilometre boyunca Atlas Okyanusunun dalgalarıyla buluşuyor. Afrika haritasına baktığınızda, güney sahillerinde, yaklaşık 50 kilometre genişliğinde ince uzun bir şerit gibi uzanan bu kum yığını (Adeta Güney Amerika’daki Şili toprakları gibi...) 81 Bin kilometrekareymiş. Avusturya veya Sırbistan büyüklüğünde bir alan yani.

Nama yerlilerinin “Uçsuz Bucaksız Yer” ismini verdiği bu Çöl ayrıca dünyanın en eski Çölü. Milyonlarca yıldır çöl olan bu topraklarda son 2 Milyon yıldır da en ufak bir değişiklik olmamış.

Sanırım ikinci bölümde söylemiştim Namib Çölündeki kızıl renkli kum tepelerine Dune deniyor. Dune’ların bazıları 300 metreyi aşıyormuş.

Sahile en yakın Dune’a tırmanıp önümdeki manzaraya baktığımda hissettiğim hayranlıkla karışık bir şaşkınlık oluyor. Şaşırıyorum çünkü karşımdaki uçsuz bucaksız, neredeyse hiç yaşam içermeyen, tehlikeli ve ürkütücü sonsuz kum yığını o kadar güzel ki...

Tam da bu bölümü yazarken ilginç bir şey oldu, yazmadan edemeyeceğim. Beklenmedik bir anda Dune'lar yeniden karşıma çıktı. Özellikle izlemek için sinemaya gitmeyeceğim ama zapping yaparken rastladığımda da kanalı değiştirmediğim, takılıp kaldığım filmler vardır. İşte Anka’nın Uyanışı da (Flight of the Phoenix, 2004 yılı yapımı, yönetmeni John Moore) onlardan biri. Bu filmi başından sonunda kadar bir kez olsun izlemedim sanırım ama bölümler halinde birkaç kez izlemişimdir. Filmin başrollerinde Dennis Quaid, “Dr House” Hugh Laurie ve Miranda Otto var. Film, bindikleri uçak Moğolistan’daki Gobi Çölüne düştükten sonra, enkazdan yeni bir uçak inşa etmeye çalışan bir grup kazazedenin öyküsü. Tavsiye ederim, eğlencelik, yapacak daha iyi bir bir işiniz yoksa izleyebileceğiniz bir film. Filmde harika çöl manzaraları da var. Ve filmi son kez izlediğimde fark ettiğim üzere de bu harika çöl manzaraları Gobi Çölünden falan değil, kesinlikle Namib Çölünden... (Tabii ki kontrol ettim film Namibya’da çekilmiş, ama zaten Namib Çölünü kendi gözlerinizle gördükten sonra bir daha unutamazsınız ki!)

Ve Namib Çölünden kareler:

Atlas Okyasunu ve Namib Çölü
Swakopmund Walvis Bay yolundan

Dune

Çöl ve Okyanus birleşinde manzara harika oluyor

Muhteşem Dunes; Kum Tepeleri

Skeleton Coast

Ve Namib Çölünden son kare...


Günün ikinci yarısında Swakopmund’a ait bir yerleşim bölgesi Mondesa’ya gidiyoruz.

Bizim gecekondu, Güney Amerikalıların -özellikle de Brezilyalıların- Favela, Hintlilerin Slum, Batı Avrupalı ve Amerikalıların ise Ghetto dedikleri mahallelerin bu coğrafyadaki karşılığı Shantytown veya Tin Can Town. Tam çevirisi “Teneke veya konserve kutusu Şehir” olan bu mahallelere ismini veren ise insanların genellikle oluklu tenekeden inşa ettikleri derme çatma evler. Dünyanın geri kalanında olduğu gibi bu mahalle de şehre hem çok yakın hem de çok uzak. Burası sevimli sayfiye şehri Swakopmund’un merkezine sadece birkaç kilometre mesafede ama beyaz azınlığın yaşadığı hayatla arasında onlarca yıl var...