26 Aralık 2015 Cumartesi

Küba Notlarım 7



La Habana II



Küba Notlarımı Havana’yı anlatırken yarım bırakmıştım. Araya bir Ürdün seyahati ve hemen ardından da 3 bölümlük Ürdün yazıları sıkıştırdıktan sonra yeniden yazmaya başladım. 
En son Havana’daki Atatürk Büstünü anlatmış ve “Bir sonraki bölümde Havana’ya devam edeceğim” diye bitirmiştim. Ve devam...



Rivayet odur ki Unesco’nun yaptığı araştırmalara göre “dünya yüzünde en çok ziyaret edilmek istenen ülke” Küba’ymış. Ve Küba’yla ilgili de bana hep ilginç gelen bir durum vardır. Hasbelkader birkaç ülke görmüş biri olarak söyleyebilirim ki beni o ülkelere çeken belli mekanlar olmuştur hep. Sözgelimi Peru’ya Machu Picchu’yu görme hayalleriyle gitmiştim. Kamboçya’ya giderken aklımda Angkor Wat vardı. Patagonya’ya giderken ise hayalim Perito Moreno Buzulunun tam karşısında öylece durmaktı... Fakat konu Küba olunca, aklıma özel bir mekan gelmiyor. Yazarken bir kez daha düşündüm, yok yine gelmedi. Çünkü bu adada sizi, ya da en azından beni çeken çok özel bir mekan yok. Çeken Küba’nın kendisi...

Küba’nın kendisini de en iyi gözlemleyebileceğiniz yer sanırım Eski Havana’nın yani Havana Vieja’nın arka sokakları.

1 mayıs günü Atatürk Büstünü ziyaret ettikten sonra, günün kalan yarısında bir süre daha Havana sokaklarında dolaşıyor ardından da Devrim Müzesi, Museo de la Revolucion'a gidiyoruz.

Bir zamanlar Başkanlık Sarayı olan bu binayı en son kullanan Başkan Fulgencio Batista olmuş; yani devrim öncesinin kötü adamı. Müzede sergilenmekte olan altın telefonunu görünce fark edeceğiniz üzere Batista, kötü olduğu kadar da zevksizmiş. Altın telefon dışında Batista’nın gizli tüneli de ilginizi çekebilir. Bugün artık gizli olmayan bu tünel sayesinde Batista, 1957 yılında sarayı basıp darbe yapmak isteyen üniversite öğrencilerinden kaçabilmiş.

Genel olarak Müze daha çok Küba Devrimine ve Devrim sonrasına adanmış. Heykeller, tablolar, Camilo ve Che’nin tüfek ve kasketleri hatta Che’nin kullandığı telsiz gibi farklı bir sürü şey sergileniyor. Restorasyonu devam eden büyük Balo Salonunun tavan resimlerini ben çok sevdim, bir de Grandma’nın  resmedildiği modern tabloyu.

Grandma’nın kendisi de burada zaten. Binanın hemen arkasındaki Grandma Memorial adlı bölümde camla kaplı bir yapının içinde sergileniyor. Burada bir de spoiler vereyim; “pek de küçükmüş” diyorsunuz.

(Önceki bölümlerde söz etmiştim Grandma; Küba Devrimini başlatmak üzere Meksika’dan gelen, aralarında Che, Fidel, Raul ve Cienfuegos’un da olduğu 80 kadar devrimciyi Küba’ya ulaştıran meşhur tekne...)

Bir de müzenin bir köşesindeki duvarda oldukça ilgi çekici bir resim var. Daha doğrusu karikatür. Karikatürde yan yana 4 karakter yer alıyor; Batista, eski ABD Başkanları; Ronald Reagan, Baba ve Oğul Bush’lar. Resmin üzerinde başlık olarak yazan ise; Rincon de Los Cretinos. Yani; Ahmaklar Köşesi... Kovboy kıyafeti içinde resmedilmiş Reagan’ın yanında şöyle bir yazı var: “Teşekkürler Ahmak; Devrimi daha güçlü yaptığın için” Bu teşekkür kısmından diğer karakterler de nasiplerini almışlar tabii ki.

14 Aralık 2015 Pazartesi

Ürdün Notlarım 3

Petra



Hazreti İsa’nın son akşam yemeğinde kullandığı Kutsal Kase’nin peşindeki dört atlı, kızıl kayalarla çevrili, giderek daralan derin bir kanyonda yol alırlar. Kanyonunun sonuna geldiklerinde karşılarına muhteşem bir görüntü çıkar: Kayalara oyulmuş dev bir yapı. Bir anda her birinin yüzünde şaşkınlık ve hayranlık belirir. Adeta büyülenmişlerdir.

Sahneyi hatırladınız değil mi? Hatırlamadıysanız işte burada...

İşte yıllar önce bir sinema perdesinde El Hazne’yi ilk kez gördüğümde büyük olasılıkla benim de yüzümde aynı ifade vardı. Dört Atlı; Indiana Jones, Baba Profesör Jones -ki kendilerini büyük Aktör Sean Connery canlandırmıştı-, dostları Marcus Brody ve Sallah’ın yüzlerindeki o şaşkınlık ve hayranlık.

Her ne kadar Indiana Jones Son Macera (Indiana Jones, and the Last Crusade, 1989) filmindeki o görüntüler İskenderun yakınlarındaymış gibi anlatılıyor olsa da, gerçekte o sahnenin Ürdün’deki Petra’da çekildiğini öğrendiğimde kararımı vermiştim. Bir gün mutlaka El Hazne’yi kendi gözlerimle görecektim...

Ve Petra’yı geçen ay Türk Hava Yolları ve Gezimanya’nın davetlisi olarak gittiğim Ürdün’de “kendi gözlerimle” gördüm. Yoksa göreceli olarak kolay gidilebilen yakınları, “nasıl olsa giderim” diyerek erteleme alışkanlığım nedeniyle Petra’yı görmem daha bayağı bir zaman alırdı.

İşte bu yüzden Ürdün seyahatimin ikinci günü akşamı Akabe’den Petra’ya giden o otobüsün içinde ne kadar heyecanlı olduğumu tahmin edersiniz.

Petra Akabe’ye 100 kilometre kadar mesafedeki Wadi Musa şehrinin hemen yanında. Oysa ben Petra’yı hep çölün ortasında, insanlardan uzakta hayal etmiştim. Neden bilmiyorum; belki de yüzyıllarca bir "kayıp şehir" olarak kalmasının Petra ismine iliştirdiği gizem nedeniyledir.  Bu yüzden o akşam vardığımız tepeler üzerine kurulu “renksiz” şehir şaşırttı beni. Hatta şehrin isminin Petra olduğunu sanmıştım. -Cehalet işte!- Oysa 25 Bin nüfuslu Wadi Musa’nın ismi de çok özel.

7 Aralık 2015 Pazartesi

Ürdün Notlarım 2


Akabe



Ürdün’deki ikinci sabahımda, Akabe Radisson Blu Tala Bay Resort Otelde güne grubun kalanından biraz daha geç başlıyorum. Yaşamım boyunca beni tedavi etmek zorunda kalan Diş Hekimi arkadaşlarımı canlarından bezdiren felaket öğürme refleksim sayesinde hem de...

THY ve Gezimanya'nın davetlisi olarak gittiğim Ürdün’de ikinci gün programda Akabe Körfezinde tüplü dalış var. Fakat ben yukarıda dile getirdiğim sorunum nedeniyle dalmayı denemiyorum bile. Çünkü o su altında soluk alabilmem için gerekli regülatör denilen şeyi ağzımda 15 saniyeden fazla tutma şansım yok.

Dalacak olan arkadaşlar otelden erken çıkarken ben de “dalmayacak” olan grupla birlikte hafiften tembellik yapıyor, otelin ve sahilin birkaç fotoğrafını çekiyor ve acele etmeden kahvaltı ediyorum. Ki seyahatlerde acele etmeden yapılan kahvaltı çoğu zaman önemli bir lükstür bilirsiniz...

Kahvaltı sonrası deniz kenarındaki Akabe Marin Park’a geçiyoruz. Burada, Kral Abdullah Plajından sadece 150 metre kadar açıkta dalgıçlar için önemli bir batık var; Cedar Pride...

Cedar Pride'ın ilginç de bir öyküsü var: Lübnan Bandıralı gemi 1982 yılının Ağustos ayında Akabe Limanında demirliyken, gemide yangın çıkar. Mürettebatından 2 kişinin de öldüğü bu yangında gemi çok ciddi hasar görmüştür. Sonraki 3 yıl boyunca gemi limanda öylece durur. Kimse bırakın gemiyi geri almayı liman vergilerini bile ödemez. Cedar Pride öylece limanda dururken kendisi de dalmaya meraklı önceki Kral Hüseyin’in aklına bir fikir gelir. Gemiyi batırıp, Akabe sahillerinde dalgıçlar için cazip bir dalış noktası yaratmak.

30 Kasım 2015 Pazartesi

Ürdün Notlarım 1



Akabe'den Wadi Rum'a



Çok kısa bir süre öncesine kadar Akabe hakkındaki bilgim, Kim Milyoner Olmak İster'de sorulacak olsa şıklar arasındaki Ürdün’ü joker kullanmadan, fakat büyük ihtimalle çok da emin olmadan ancak bilebilecek kadardı.

Ama Ben Akabe’yi cidden sevdim.

15–18 Kasım tarihlerinde Gezimanya yazarı ve blogger olarak Türk Hava Yolları’nın davetiyle Ürdün’deydim ve Ürdün’deki ilk durağımız da Akabe’ydi.

THY Akabe’ye haftanın 3 günü karşılıklı olarak sefer düzenliyor; Çarşamba, Cuma ve Pazar günleri. Uçuş süresi de 2 saat 45 dakika.

İstanbul’dan 00.30’da kalkan uçağımız 03.15 gibi Akabe’nin Uluslararası King Husseyin Havalimanına inerken, Akabe hakkında, yukarıda da dediğim gibi isminden başka hiçbir şey bilmiyordum...

Akabe, Kızıldeniz’den içeriye girinti yaparken Sina Yarımadasını da oluşturan aynı isimli körfezin kıyısında yer alıyor. Ürdün’ün denize açılan tek limanı da burada. Körfeze ismini verse de Akabe’nin denize olan kıyısı topu topu 26 kilometre ki onun da büyük bölümünü 1965 yılında Suudi Arabistan’la aralarındaki Toprak Değişimi Antlaşmasıyla elde etmişler. 


İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan arasında
sıkışmış Ürdün ve Akabe...Zikzak şeklindeki
Ürdün-Suudi Arabistan sınırı için
google'a "Churchill'in Hıçkırığı" yazıp okumanızı öneririm...

Sabaha karşı indiğimiz havalimanından doğrudan otelimize geçiyoruz. İki gece konakladığımız Radisson Blu Tala Bay Resort Aqaba Hotel hiç fena sayılmaz. –Tabii ki yıllardır Antalya’da haddinden fazla otel görmüş biri olarak bu konuda müşkülpesent olma hakkımı kullanıyorum belirtmeliyim-

25 Ekim 2015 Pazar

Benim Seyahat Bloglarım


Her şeyden önce şunu belirtmeliyim; Okumakta olduğunuz, herhangi bir konuda “en iyi” olan blogların listelendiği bir yazı değildir. Zaten buna karar verecek olan kişi de ben değilim. Benim yaptığım sadece takip ettiğim seyahat bloglarından bir derleme.

Her bir blog için bir şeyler karaladım. Yazarları, içerikleri, bloglar hakkında düşündüklerim, favori yazılarım, hatta ufak tefek eleştirilerim gibi.

Ayrıca bu listede herhangi bir sıralama da yok. Bilgisayarımda bir Word dosyası açtım ve o anda aklıma gelen blogların isimlerini yazdım. İlk aklıma gelen, doğal olarak en son ziyaret etiğim Rotasız Seyyah oldu ve yazmaya da onunla başladım.

Gezimanya veya Uzakrota gibi sayfasını pek çok gezginin yazılarına açan siteleri ise listenin dışında tuttum. Kişisel Blogger’lara odaklandım yani.

Takip ettiğim 15 kadar blog varmış, işte ilk yedisi: 

Sonrası bir dahaki bölüme.


Rotasız Seyyah

Rüzgar nereye götürürse...




Klasik öyküyü bilirsiniz;

Çok çok eski zamanlarda bir kabile varmış.

Kabiledeki herkes sabah erkenden avlanmaya çıkar, tüm gün avlanırlar gece de geç vakit dönerlermiş.

Fakat içlerinden biri tanesi diğerleriyle  avlanmaya gitmez gün boyu ormanlarda aylak aylak gezer dururmuş. Akşam olup da diğerleri kabileye yorgun argın döndüklerinde, ateşin etrafında toplanırlar bizim aylak da diğerlerine uzun uzun gündüz gördüklerini anlatırmış.

Bir gün içlerinden biri “Biz gün boyu çalışırken bu adam neden aylak aylak dolaşıyor, bizimle ava gelsin” deyivermiş. Ertesi sabah bizimkini de ava götürmüşler.

Akşam yorgun argın döndüklerinde tüm günü avda geçiren bizimkinin anlatacak farklı hiçbir şeyi yokmuş. O gece tüm kabile ateşin başında öylece sessizce oturmuşlar.

Bir süre günler bu şekilde geçmiş. Derken bir boşluk hissetmiş bütün kabile. Eskiden hiç olmazsa akşamları biri güzel bir şeyler anlatırdı, keyifle dinlerdik demişler.

Düşünmüşler, taşınmışlar ve bizim “aylak” ı ertesi sabah uyandırmadan ava gitmişler.

Yukarıdaki bu ilk sanatçının öyküsünü tabii ki MFÖ’nün muhteşem şarkısını anımsatmak için anlatmadım. 

Rotasız Seyyah Mehmet Genç’i ilk takip etmeye başladığımda sıradan insanlardan gelen küçük yardımlarla seyahat etmesi fikri bana alışılmadık gelmişti. Yadırgamıştım. Fakat zamanla sayfasının müptelası olunca aklıma işte yukarıda paylaştığım öykü geldi... Gerçi şimdilerde sitesi çok popüler oldu, sponsorları var ve kişisel bağışları kabul etmiyor ama bir süre serüvenine kişisel bağışlarla devam etmişti.

6 Eylül 2015 Pazar

Küba Notlarım 6



La Habana I



Mayıs ayının ilk günü Küba sokaklarında bulaşıcı, insanı içine çeken bir coşku ve mutluluk hali vardı sanki. Abartmıyorum...

Sabahın erken saatlerinde, kararsız bir yağmur aralıklarla çiselerken Devrim Meydanındaki 1 Mayıs kutlamalarından, Bağımsızlık Bulvarı; Avenida de la Independencia’ya dağılan kalabalık resmen gülüyor, eğleniyor. Bizi de aralarına alıyor bu coşkuya ortak ediyorlar. Büyük ihtimal Eski Toprak Ağabeyler bu durumu Sosyalizm’e bağlayacaklardır. Kısmen haklı da olabilirler ama ben bu insanlardaki “coşku ve mutluluk” halini biraz da sabahın çok erken saatlerinden beri içilen romlara bağlamak istiyorum.

Kalabalıktan ayrılıp bir kafede “uyanma” molası veriyoruz. Ne de olsa sabah 4 gibi kalktık. Yerel halkın takıldığı, turistik olmayan kafenin caddeye bakan balkonunda “süper” ucuz kahvemi yudumlayıp, törenden dönen Havanalıları izliyor, fotoğraflarını çekiyorum.

Küba’da malum, bir turistlere hizmet veren işletmeler var, bir de yerel halkın gittiği mekanlar. Turistik mekanlarda ancak CUC yani Convertible Peso ile alışveriş yapabilirsiniz. Yerel halk ise CUP yani Küba Pesosu kullanıyor. 1 CUC yaklaşık 25 CUP ve turistik bir kafede bir kahve içeceğiniz 1-2 CUC’a yerel halkın takıldığı bir kafede 6-7 kahve içebilirsiniz. Demem odur ki 1 CUC yaklaşık 1 Euro olduğuna göre sizi  uyandıracak nefis bir fincan kahvenin ederi de 50 kuruş civarı...

Kafede uyandıktan sonra, Sinan’a öğle yemeği için, henüz Devrim Meydanına çıkmadan belirlediğimiz buluşma noktasını bir kez daha soruyoruz ve kendimizi sokaklara atıyoruz; Buluşma yerimiz Avenida del Puerto üzerindeki birkaç turistik balık restoranından biri olan La Barca Restaurant.

Devrim Meydanından, kalabalığın içerisine karışıp Özgürlük Bulvarına dönmüştük. Oradan ilk sağa döndüğümüzde, sabah kahvemizi içtiğimiz küçük kafenin de üzerinde olduğu caddenin ismi Avenida Salvador Allende. Ve o caddenin sonundan El Capitolio’a kadar yolumuza devam ettiğimiz diğer cadde ise Simon Bolivar. Küba’da 1 Mayıs günü tam da böyle bir rota izlemek gerekirdi sanırım. İsimleri Devrim ve Özgürlük gibi “ağır” sözcükler olan veya isimlerini önemli şahsiyetlerden alan meydan ve bulvarlar; 1973’de CIA’in organize ettiği darbe sırasında öldürülen Şili’nin sosyalist Devlet Başkanı Salvador Allende ve Güney Amerikalı devrimci lider Simon Bolivar gibi.

Kafe çıkışı öylesine yürüyoruz sokaklarda. Ben her üç beş adımda bir durup fotoğraf çekiyorum. Bakımsız binaların caddeye bakan daha bakımsız cepheleri, yoldan geçen eski Amerikan otomobilleri, şaşırtıcı derecedeki geniş cadde ve bulvarlara açılan yine bakımsız, dar sokaklar ve Havanalılar... Her adımda bir fotoğraf karesi yakalayabilirsiniz emin olun.

Devrim meydanından dönen kalabalık giderek kaybolurken gündelik hayatları içerisindeki Havanalıların kalabalığı başlıyor. İnsanlar güler yüzlü. 1 Mayıs’ı kutlayan gençler alkolün de etkisiyle laf atıyorlar. Ama rahatsız edici değiller, daha çok eğlenceliler diyebiliriz. Fotoğraf makinelerimiz görür görmez havalı pozlar veriyorlar, birlikte fotoğraf çektiriyoruz veya ellerindeki Rom şişesini ısrarla bir fırt almamız için uzatıyorlar.

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Saint Petersburg by Guest blogger Margarita Erözgen



Travelling Panda Presents; 


Spectacular St Petersburg






St Petersburg is a north-western city of the Russian Federation, also known as the “Northern Capital”, and is the second biggest city in Russia.

It was founded on May 27, 1703 by Tsar Peter the Great on the Neva River.

The Historic centre of Saint Petersburg and related groups of monuments constitute a UNESCO World Heritage Site. And this splendid city is one of the most popular tourism destinations.

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Küba Notlarım 5


1 Mayıs'ta Küba'da olmak


(Prolog: Fotoğraflar yazının sonunda...)

Sosyalist Küba’da bu kadar coşkuyla kutlanan İşçi Bayramı 1 Mayıs’ın, Amerika Birleşik Devletlerindeki bir grup işçinin ilk kez patronlarına direndikleri tarih olması sizce de ilginç değil mi?

1886 yılında ABD’nin Chicago kentinde yaklaşık yarım milyon işçi ağır çalışma koşulları ve uzun mesai saatlerini protesto etmek için greve giderler. Tarih 1 Mayıstır. Üç yıl sonra Paris'de düzenlenen Uluslararası İşçi Kardeşliği Teşkilatı Kongresinde alınan kararla da 1 Mayıs tüm dünyada İşçi ve Emekçilerin Bayramı olarak kutlanmaya başlanır.

1 Mayıs’ta Küba’da olmakla ilgili takıntım ilk ne zaman başladı hatırlamıyorum. Büyük ihtimal seyahat virüsünün damarlarımda ilk kez dolaşmaya başladığı zamanlara denk geliyordur. Fakat her ne kadar kendimi hafiften sol eğilimli bir adam olarak görsem de bu takıntım 1 Mayıs’ın emekçiler için birlik ve dayanışma içeren o özel anlamından çok, o gün yani Mayıs ayının ilk günü Küba’da olmakla ilgili bir şey. Demek istediğim; Karnaval’da Rio’da, Sakura (Kiraz çiçekleri) zamanı Japonya’da veya Katrina mahvetmeden önceki haliyle Mardi Gras’ın başladığı Salı günü New Orleans’da olmak gibi... Eski Tüfek Solcu Ağabeyler bağışlasınlar lütfen!

Fakat eğer şansım olsaydı sanırım malum anlamıyla 1 Mayıs’ı eski SSCB’nin kalbi Kızıl Meydan’da izlemek isterdim. Çayeli’nde yaşadığımız ve Sovyet televizyonunu bizim yegane kanalımız TRT’den daha net izleyebildiğimiz o yıllardaki 1 Mayıs’ı hatırlarım. Her Türk gibi asker doğduğumdan Kızılordu’nun tören geçişini hayranlıkla izlediğim kalmış aklımda, hayal meyal da olsa... Askerlikle ilgili fikirlerim büyüyünce değişti tabii ki, meraklanmayın!

Nisan ayının son günü, güneş batmak üzereyken Küba’nın başkenti Havana’ya varıyor ve sonraki üç gece konaklayacağımız Melia Habana Hotel’e giriş yapıyoruz. Melia Habana, büyük, Küba standartlarına göre gösterişli ve lobisinde takım elbiseli beyler ve şık bayanlarla karşılaşabileceğiniz türden tipik bir başkent oteli. Odalar konforlu, açık büfe zengin ve Cerveza Bucanero hala güzel. (İspanyolca konuşulan ülkelere seyahat edecekler için gerekli sözcükler listesine ek; Cerveza: Bira )

Ertesi sabah saat 5’e doğru yola düşüyoruz. Hayır yanlışlık yok, daha sabahın “yazıyla” Beş’i bile değilken otobüste yerimizi alıyoruz. Hava henüz aydınlanmamış, hafiften bir yağmur çiseliyor. Buna rağmen Havanalılar sokaklarda; yalnız, gruplar halinde, bazıları yanlarında çocuklarıyla, bazıları üzerlerinde o güne özel “sloganlı” tişörtleri, çoğu da kırmızı ve olmazsa olmaz Che’li tişörtleriyle ve tabii ki ellerinde ulusal bayrakları sokaklardalar. Bazıları ise davul taşıyor yanlarında...

Havana’nın kalbi Devrim Meydanına (Placa de la Revolucion) yaklaştıkça kalabalık da giderek artıyor.

16 Haziran 2015 Salı

Küba Notlarım 4


Camilo Cienfuegos ve Cienfuegos




Çok sevdiğim Trinidad’dan ayrılma vakti.

Sabah Cienfuegos’a doğru yola çıkıyoruz. Tarih 30 Nisan ve ben birazdan Cienfuegos’da ziyaret edeceğimiz Puro fabrikası veya ardından gideceğimiz Zapata yarımadasındansa bir sonraki sabah için, Havana’daki 1 Mayıs için heyecanlıyım. Ki bunun için yıllardır heyecanlıyım zaten.

Trinidad Cienfuegos arası 80 kilometre.

Yolda Sinan’a “Cienfuegos ne demek?” diye soruyorum. Şöyle bir yüzüme bakıyor. Sonra dönüp Kübalı rehberimize danışıyor. O da önce biraz düşünüyor. İkisi de soruyu pek anlamlı bulmuyorlar sanırım. Sonra Sinan bana dönüp; “Özel bir anlamı yok, sadece Cien; yüz, fuegos; ateş demek, Yüz Ateş yani” diyor. Yüzünde hala anlamsız bir ifade var.

O anlamsız ifadenin nedenini sonra anlıyorum.

Aslında benim sormak istediğim soru tam da “Kim bu Cienfuegos?” sorusu. Küba’ya geldiğimden beri bir Cienfuegos’dur gidiyor. “Baksana adamın adını bir şehre bile vermişler” diye düşünüyorum. Sinan’sa, büyük ihtimal Benim Cienfuegos’u tanımıyor olmama ihtimal vermiyor.

Evet Küba’ya adım atmadan önce ismini bile duymadığım Camilo Cienfuegos Küba Devriminin 4 önemli şahsiyetinden bir tanesi. Önceki bölümde biraz söz etmiştim ama şimdi Camilo Cienfuegos’u biraz daha ayrıntılı anlatma zamanı. Ve anlatmaya başlamadan hemen önce de çok önemli bir not; Her ne kadar Küba’dayken öyle zannetmiş olsam da Cienfuegos ismini bu şehre falan vermemiş. Sadece bir rastlantı. Belki ailesi soyadlarını bu şehirden almışlardır, kimbilir. Ve bir not lütfen bu isimle ilgili yanlış anlamamı Sinan’a söylemeyin, iyice cahil sanacak beni.

Camilo Cienfuegos

Yukarıda da dediğim gibi Küba’ya gelmeden önce Fidel ve Che’yi, hatta Raul’u bilirdim, ama Camilo Cienfuegos’u hiç duymamıştım. Diğerleri gibi Cienfuegos da Batista döneminde gösterilerde yer almış, hatta bir gösteride askerlerin açtığı ateşle yaralanmış. Yakalanmış ve sınır dışı edilmiş. Meksika’da Castro, Che ve Raul’e katılıp meşhur Grandma yatıyla Küba sahillerine çıkmış, Sierra Maestra dağlarında sağ kalmayı başarmış ve devrim boyunca da büyük askeri başarıların mimarı olmuş... (Küba Devriminin hikayesini 2. bölümde yazmıştım, merak ediyorsanız lütfen linki tıklayın...)

4 Haziran 2015 Perşembe

Küba Notlarım 3


Trinidad de Cuba



Ben Trinidad’ı çok sevdim.

Küba Devriminin önemli şehri Santa Clara’da, Commandante Che Guavera’nın Mozolesini ziyaret ettikten sonra bir 88 kilometre daha gidip Trinidad’a varıyoruz.

Karayip Denizi kıyısındaki Trinidad, haritada Küba’nın neredeyse tam ortasında yer alıyor ve yaklaşık 70 Bin nüfuslu. Daracık Arnavut kaldırımı sokaklarında çoğu tek katlı Kolonyal stilde, illaki sallanan koltuklu evleri var. Ve bu evlerde de yaşayan cana yakın insanları. Sokaklarındaki köpekler ise çok çirkin ama zararsız ve sevimliler. Bu şehrin gündüzleri dingin, geceleri ise çok eğlenceli ve Rom tadında. Trinidad belki yaşanılası değil ama kesinlikle uzun süre kalınası bir şehir...

Otelimiz Ancon’a vardığımızda hava hala aydınlık, hızlıca odamızı bulup ardından hemen sahile koşuyoruz. Adanın kuzey sahillerinde, Varadero’da, Meksika Körfezinde denize girdikten sonra bir de güneyi, Karayip Denizini denemeli değil mi? Sahil harika, hafif hafif esen enfes bir rüzgar var. Fakat deniz pek tat vermiyor. Bildiğiniz hamam gibi. Soranlara; Akdeniz’in Temmuz ve Ağustos’taki durumunu anlatırken “Serinlemek için denize girersiniz, sonra da serinlemek için yeniden sahile çıkarsınız” derim hep. İşte buralarda Karayip Denizi, bizim “serinlemek için yeniden sahile çıktığımız” Akdeniz’den çok daha sıcak...

Mecburen sahildeki şezlonglardan birine uzanıp, manzaranın tadını çıkarıyor bir Pina Colada içiyorum. Bu all-inclusive o kadar da kötü bir şey değil sanki...

Ancon Hotel tabii ki Varadero’daki otelle kıyaslanamaz ama fena da değil. İlk bölümü yazarken, Sinan, Varadero’daki hotel dışında Küba’da konaklama konusunda standartların pek iyi olmadığını, beklentimizi yüksek tutmamamız gerektiğini söyledi durdu demiştim. Fakat bence Ancon Otelin şikayet edilecek bir yanı yok. Hem olsa ne olur ki? Küba da ve Trinidad’dayız, gerisi teferruat öyle değil mi?

Akşam 5 kişilik küçük bir grup olarak şehir merkezine gitmeye karar veriyoruz. Tamam, All inclusive o kadar da iyi değilmiş!

Otelden şehir merkezi 10 CUC, hem de havalı bir “Americano” taksi ile. Gruptaki bir arkadaşın dediğine göre 1950 Model bir Chevrolet Bel Air’miş... Ben otomobillerden pek anlamam fakat 65 (yazıyla altmış beş) yaşındaki otomobil, her tarafından sesler geliyor, bir kapısı şoförün müdahalesi ile ancak açılıyor ve kabak lastiklerinin gıcırtısı içeriden bile duyuluyor olsa da “tecrübesiyle” kayıyor asfaltta. Evet birazcık da sağa sola kayıyor ama olsun. Fakat müzik sistemine diyecek yok. Latin ezgileri ve bir sürü espri eşliğinde çok eğlenceli geçen bir 15-20 dakikanın ardından Trinidad Old Town'a varıyoruz.

Önce yemek. Merdivenlerin hemen köşesindeki restoranda yemek yiyoruz. Restoranın ismi Los Conspiradores ve burası “komplocular” anlamına gelen ismiyle müsemma falan değil. Oldukça sevimli bir mekan. Merdivenler'den ise birazdan söz edeceğim. Deniz ürünleri ağırlıklı, lezzetli ama Küba standartlarına göre pahalı bir şeyler yiyoruz. Ben bir de Bucanero  içiyorum. Kesinlikle yolunuz düşerse tavsiye edeceğim Küba birası...

Yukarıdaki satırları yazdıktan sonra tamamen alakasız bir konuyu okurken çok ilginç bir şey öğrendim. Bu restoranda zamanında La Rosa de Cuba yani Gizli Küba Milliyetçi Derneği üyeleri toplanırlarmış. O zamanlar da ismi "La Casa de Conspiradores" miş yani Komplocular Evi. Benim çok uygun bulmadığım bu isim oradan geliyormuş anlayacağınız.

Benim Merdivenler dediğim yerin ismi aslında Casa de la Musica; Plaza Mayor’da Katedralin hemen yanındaki merdivenler. Gündüzleri burası oturup bir Bucanero içip soluklanabileceğiniz bir kafeyken geceleri çok şenlikli bir gece kulübüne dönüşüyor.

Restorandan çıkıp Casa de la Musica yani Müzik Evi’ne yöneliyoruz. Giriş 1 veya 2 CUC, tam hatırlamıyorum. Sahnede Salsa çalan bir orkestra var, küçük  pist kalabalık ve tüm masalar ve basamakların yarıdan fazlası dolu. Biz de basamaklara oturuyoruz.

İşte burası ilk bölümde yazdığım “Küba’ya gitmeden önce yapılsa hiç de fena olmaz şeyler” listemdeki ilk madde yani “Latin dansları dersi alın” maddesinin kafama dank ettiği yer. Keşke biraz olsun dans bilseydim diyorsunuz. Çünkü müzik güzel, ortam güzel ve Mohito güzel. Sahnedeki orkestranın çaldığı ritme ister istemez kendinizi kaptırıyorsunuz ama tek yapabildiğiniz olduğunuz yerde sallanmak oluyor, en azından Benim öyleydi.

30 Mayıs 2015 Cumartesi

Küba Notlarım 2

Santa Clara, Che'nin Mozolesi ve
Küba Devrimi 



"Küba gibi olmayan Küba" Varadero’da harika zaman geçirdiktan sonra, sabah erkenden gerçek Küba’ya doğru yola çıktık. Rotamız Santa Clara üzerinden Trinidad de Cuba.

Varadero'ya 182 kilometre mesafedeki Santa Clara, Küba devrimi ve dolayısıyla Kübalılar için çok önemli bir şehir... Çok önemli çünkü Küba Devriminin son zaferi burada kazanılmış. Ve bu 182 kilometre hakkında küçük bir not; yollar güzel, manzara keyifli ve şoförümüz hız sınırını asla aşmıyor, cezası çok fazlaymış.

Tam burada kısacık bir Küba Devrimi Özeti geçmek istiyorum, meraklılara ve Küba’ya gidecek olanlara...

Devrim öncesinde bu güzel adayı yöneten "kötü" adamımız Fulgencio Batista’dır.

1952 yılının Mart ayında Batista bir darbe ile yönetimi ele geçirir. Hiç şüphesiz  bu dünyada yapılmış neredeyse tüm darbelerde olduğu gibi bunda da Amerika’nın desteği arkasındadır. Batista başa geldikten sonra Küba Halkını boş verip ülkeyi Amerikan ve İngiliz şirketlerine peşkeş çeker. Bildik hikaye yani. Batista ve etrafındaki bir grup insan gittikçe zenginleşirken Küba halkı da gün geçtikçe fakirleşir. 


Batista (sağda) ve Amerikan Büyükelçisi Earl Smith

İşte tüm bu ahval ve şerait içinde Küba devrimi 26 Temmuz 1953’de 100 kadar gerillanın Santiago şehrindeki Moncada Kışlasına saldırmasıyla başlar. Fakat saldırı başarısız olur ve aralarında Fidel ve Raul Kardeşlerin de olduğu gerillalar çok fazla kayıp verirler. Sağ kurtulanlar da yakalanır ve yargılanırlar. Sonradan Devrimi gerçekleştirecek olan Fidel Castro'nun başında olduğu Gerilla Örgütünün ismi de buradan gelir; 26 Temmuz Hareketi, "Movimiento 26 de Julio"...

24 Mayıs 2015 Pazar

Küba Notlarım 1


Küba’ya o kadar çok giden ve o kadar çok Küba’yı yazan var ki. Sanırım bu güzel ülke hakkında yazılmadık cümle, çekilmedik fotoğraf kalmamıştır. 
Nihayet ben de Küba’ya gittim, hem de 1 mayıs’ta oradaydım. İşte bunlar da benim izlenimlerim. Büyük ihtimal farklı bir şey söyleyemeyecek olsam da...


Girizgah 




Aslında Küba'yı yazmaya gece son uçakla İstanbul’a, ertesi sabah da Küba’ya uçacağım o Cumartesi günü başladım sayılır.

Gündüz saatlerinde kızımı dans dersinden almayı beklerken Antalya’da Starbucks’ın birinde oturmuş, 300 miligram kafeinle yüklü extra Espresso ilaveli Grand Caffe Americano’mu içiyor internette kişisel bloglarda Küba hakkında yazılanları okuyordum.

Küba’ya methiyeler düzen “eski toprak” romantik devrimcilerin yazdıklarına baktım. Ardından da Küba’yı "Fakirlik diz boyu, o yok bu yok" mealinde cümlelerle yerin dibine batıranlara. Sonra “en iyisi kendi gözlerimle görmek” deyip blogları okumayı bıraktım ve bilgisayarımı kapatmadan önce The World Clock isimli siteye girip kolumdaki saati, bizimkinden 7 saat gerideki Havana zamanına göre değiştirdim.

...

Starbucks’da oturduğum o Cumartesi gününün (26.Nisan.2015) hemen ardından, Seyyahhane’den Sevgili Sinan’la birlikte Küba’ya gittim. Yani Turla. Yazının buradan sonrasını “Turla gidene turist derler, gezgin olmanın şartı ise tek başına gezmektir” gibi son derece “derin” fikirleri olanlar okumasınlar lütfen. (Hatta bu konuda yeri gelmişken harika bir de makale önermek istiyorum; Sevgili Güneş Akdoğan’ın Adım Adım Seyahat isimli sitesinden “Turist ve Gezgin Kime Denir” isimli makalesi. İşte link’i...)

Ve eğer kimilerine göre “gezgin sayılmayacak” olan bendeniz tarafından yazılmış bu seyahatnameyi okumaya karar verdiniz, devam ediyorsunuz madem bir uyarı daha yapayım. Önceden yazdıklarıma aşina olanlar bilirler ki, benimkisi sadece kişisel gözlemlerimi, gitmeden ve özellikle de gidip geldikten sonraki okumalarımdan, araştırmalarımdan, izlediklerimden aklımda kalanları paylaştığım “kişisel” bir seyahatname. Yani bir seyahat rehberi değil. Büyük ihtimal Havana’dan Santa Clara’ya nasıl ve kaça gidilir gibi bir sorunun yanıtını burada bulamazsınız, ama Santa Clara’daki Che’nin anıt mezarı hakkında büyük olasılıkla bir sürü şey yazacağım...

...

Çok sıkıcı bir girizgah olmaması adına "aperatif" birkaç fotoğraf, arz ederim efendim;


Santa Clara, Che'nin Mozolesinden

Havana, Plaza de Revolucion.
Devrim Meydanı, Jose Marti Anıtı
(Haklısınız, kabloyu yok etmek iyi bir fikir olabilirmiş...)

Önceki fotoğraftaki Jose Marti Anıtının tam karşısı; İç İşleri Bakanlığı Binası ve
 eskiden Havana denildiğinde ilk aklıma gelen Che'nin rölyefi.

Trinidad, Plaza de Armas

Trinidad, ortalıkta dolaşan fotoğraf makineli turistler sayesinde
biraz olsun dersten kaytaran öğrenciler

Sokaklarda öylece yürürken bizi görüp içeri davet eden
emekli Dr Jose de Luis'in evinden, Trinidad

1 Mayıs, Devrim Meydanı (Plaza de Revolucion), Havana

Yine Devrim Meydanından...

Hangi Americano'yu alırdınız?, Havana

İzlenimlere başlamadan önce “Neden Küba?” Sorusuna yanıt vereyim.

Aslında Küba’ya gitmeyi yıllardır bir yandan çok isterken diğer bir yandan da sürekli erteledim. “Eninde sonunda nasıl olsa gideceğim” diye düşünüp önceliği gidilmesi daha zor coğrafyalara verdim sanırım.  Oysa muhtemelen her gezgin gibi Benim de “Fidel Castro ölmeden Küba’ya gitmek lazım” cümlesini defalarca telaffuz etmişliğim vardı. Fidel bu konuda, sağ olsun elinden geleni fazlasıyla yaptı; 89 yaşında... Allah uzun ömürler versin. Fakat, her ne kadar Küba’lı meslektaşlarımın işlerinde ne kadar iyi olduklarını cümle alem bilse de, çok da zorlamamak lazım. Lazımdı...

Evet benimkisi biraz Küba’yı görmeyi istemekten çok artık “klasik” Küba’yı görmek için son fırsat kaçtı kaçıyor şeklinde bir gezi oldu, itiraf ediyorum.

Küba yolculuğuma ciddi de bir heyecanla başladım. Yok öyle insanın içi içine sığmayan heyecanlardan değil. Dudağında uçuk çıkmasına neden olanlardan...

Aslında plan basitti; Antalya’dan tura birlikte katıldığımız 2 arkadaşımla birlikte THY’nin 23.55 uçağıyla İstanbul Atatürk’e uçacak sonra da 06.00’daki Amsterdam aktarmalı Havana uçuşuna kadar da havalimanında oyalanacaktık.

Fakat hatırlarsınız belki, tam da o gün THY’nin Milano’dan gelen uçağının motorlarından biri yanmaya başlamıştı, uçak acil iniş yaptı ve Atatürk Havalimanının pistlerinden bir tanesi trafiğe kapatıldı...

Ve ben akşam üzeri valizimi yerleştirmeyi henüz bitirmiş TV’de izlenecek bir şey var mı diye bakınırken cep telefonuma gelen sms ile İstanbul uçuşumuzun iptal edildiğini öğrendim. Hemen THY'yi aradıysam da bilet paramı kredi kartıma iade etmek dışında bir yardımları olmadı. Tabii ki ertesi sabah Küba’ya gidecek olmam kimsenin umurunda değildi.

Arkasından kısa bir internet araması sonucunda hemen Onur Air’in İstanbul Atatürk’e 20.25’de kalkan uçağının son bilmem kaç koltuğundan 3’ünü alıp diğer iki arkadaşıma haber verdim. Hep birlikte planladığımızdan daha erken ve iki ayağımız bir pabuca girmiş bir şekilde havalimanına doğru yola çıktık.

Daha havalimanına bile varmamışken bir mesaj da Onur Air’den geldi; “Sayın yolcumuz seferiniz iptal edilmiştir, başınızın çaresine bakın...” Mesaj tam olarak böyle değildi tabii ki ama meali buydu...

Sonrası benim için bir korku filmi gibiydi. Saat 18.00-19.00 arası bir takside havalimanına doğru gidiyorduk, ertesi sabah Küba uçuşumuz vardı, halihazırda iki kez uçuşumuz iptal edilmişti ve seyahat arkadaşlarımdan bir tanesi cep telefonuyla bilgisayar başındaki bir arkadaşından uçuş ve bilet bulmasını istiyordu...

Tek alternatif SunExpress’in saat 19.15’deki Sabiha Gökçen uçuşuydu. Atatürk uçuşlarında yer yoktu ki yer olsa bile riskliydiler, bir iptali daha sanırım kaldıramazdım. Arka koltuktaki arkadaşım isimlerimizi, TC kimlik numaralarımızı, mail adreslerimizi, kredi kartı bilgilerini  falan veriyordu telefonun diğer tarafına. Bu arada ben sürekli konuşmanın başlarında işittiğim “kalan son 4 koltuk” cümlesini düşünüyordum. Bir yandan da kafamdan eğer o koltuklardan 3’ünü satın alamazsak İstanbul’a arabayla kaç saate gidilir ki diye hesaplamaya çalışıyordum; “750 kilometre civarında olmalı, bir de İstanbul’un bir ucundan diğerine trafik olur, 8-9 saat gibi desek gece 3-4 gibi orada oluruz, yetişiriz sanki, yetişir miyiz?”

Arka koltuktan arkadaşımın "Cep telefonuma mesaj geldi ödeme tamam, çok teşekkürler” dediğini duydum ve derin, gerçekten çok derin bir nefes aldım, son 4 biletini üçünü almıştık... Derin bir nefes aldım dediysem de o stres dolu 20 dakika sayesinde “cidden” dudağımda tüm Küba fotoğraflarımda bana aksesuar gibi eşlik eden bir uçuk çıktı... 

Sonrası şöyle gelişti; Sabiha Gökçen’e indik, Havataş ile Taksim’e, Taksim’den yine Havataş ile Atatürk’e gittik. Neyse ki Sabiha Gökçen Atatürk arası korktuğumuz kadar uzun sürmedi; toplam 1,5-2 saat kadar.

Ardından 06.00’da önce Amsterdam’a, Schiphol’deki 2 saatlik kısa molanın ardından da Havana’ya uçtuk. Meraklısına not Amsterdam – Havana uçuşu 10 saat 20 dakika sürüyor.

Yeri gelmişken bir uyarıda bulunmak istiyorum. Küba benim Antalya’dan İstanbul’a, ardından da dünyanın bir yerlerine uçtuğum 9. seyahatimdi. Bazıları bağlantılı uçuşlardı, bazılarında ise bağlantı şansım yoktu (Küba’ya giderken KLM’in bağlantı vermemesi gibi...) Ve bu uçuşların da yalnız birinde İstanbul’a bir gece önceden gittim. Zaman zaman “Bu Antalya-İstanbul uçağını kaçırsam, uçak kaçırılsa veya hava şartlarından falan uçamasam ne kötü olur yahu” diye aklıma geldiği olmuştu ama o durumda ne yaparım diye hiç ciddi düşünmemiştim açıkçası. Bu konudaki haklarım neler, ya da herhangi bir hakkım var mı bilmiyorum. Bilen veya başına gelen varsa yorum olarak yazıversin lütfen...

Havana’nın ismini Kübalıların ulusal kahramanları Jose Marti’den alan ve pek de gösterişli diyemeyeceğim Uluslararası Havalimanına indiğimizde bizi karşılayan sıcak ve fazlasıyla nemli bir hava oluyor. Birkaç gün sonra ayak üzeri sohbet ettiğim bir taksi şoföründen öğreniyorum ki son bilmem kaç yılın en sıcak mayıs ayıymış... Hemen ardından uzun pasaport sırasında beklemeye başlıyoruz. Uçaktan inen yolcuların arasında o kadar çok Türk var ki. -Ve tüm seyahat boyunca nereye gidersek gidelim o kadar çok Türk ile karşılaştık ki...-

Pasaport kontrolündeki sevimli Kübalı bayan ile aramda şöyle bir diyalog geçiyor:

“Amsterdam’a nereden uçtunuz?”
“İstanbul, Türkiye”
“Son aylarda Afrika’da bulundunuz mu?”
“Son aylarda değil ama geçen ekimde Afrika’daydım, Namibya, Botsvana ve Zimbabve’ye gittim” Hava atmıyorum, Ben bunu söylerken pasaportumdaki vizeleri inceliyor zaten.
“Sierra Leone, Liberya veya Gine’ye seyahat ettiniz mi?”
“Hayır, Ebola değilim, sağlıklıyım. Konu hakkında da bilgi sahibiyim, Doktorum Ben” Gülümsüyor.
“Have a nice holiday in Cuba”
Pasaportuma girişi damgasını basıyor.

Tam da bu noktada herkesin bildiği ama madem seyahatname yazıyoruz, yazmazsak ayıp bir konudan söz edelim. Malum Küba vizesi sorunlu olarak bilinir. Hani derler ya pasaportunuzda Küba vizesi varsa ABD’ye giremezsiniz falan diye. İşte o yüzden Küba vizesi sticker şeklinde pasaportunuza yapıştırılan bir vize değil de küçük kağıt bir belge şeklinde. Çıkarken de geri alıyorlar.  Giriş çıkış damgası ise var. Ama ben şahsen, hele de bu saatten sonra pasaportunuzdaki Küba’ya ilişkin herhangi bir izin ABD için sorun olacağını sanmıyorum.


"Sakıncalı" Küba Vizesi

Havalimanında bizi Sinan karşılıyor. Çıkmadan adettendir ya döviz bozduralım diyorum, ama Sinan “burada kuyruk olur, otelde bozdurursunuz” diyor. Havalimanında bozdurmak ile otelde bozdurmak arasında kur açısından fark yokmuş ve haklı kuyruk çok uzun. Bu arada kusura bakmazsanız şu Küba’daki yerel halk ve turistler için ayrı, 2 farklı para birimi olayını bir de ben anlatmayayım. Hemen tüm seyahat sitelerinde var zaten. Tek bir not, turistlerin kullandığı CUC’a (kuk diye telaffuz ediyorlar) halkın argo bir isim verip vermediğini çok merak ettim, birkaç kez de sordum ama yokmuş. Oysa ben Kübalılardan hafif alaycı argo bir sözcük beklerdim. Belki de vardır ve bir turist ile paylaşmak istememişlerdir, umarım...

Havalimanı çıkışı başkent Havana’ya otobüsten “meraklı gözlerle” şöyle bir bakıp ilk durağımız Varadero’ya yöneliyoruz. Eski model "Americano" otomobilleri, bakımsız hatta harabe görünümlü binaları ve hayatımda ilk kez gördüğüm sokakta beysbol oynayan çocukları heyecanla izliyorum. 

Varadero, Havana’nın 140 kilometre doğusunda ve Karaiplerin en ünlü tatil merkezlerinden biri. Varadero’nun üzerinde yer aldığı Hicacos yarımadası 20 kilometre uzunluğunda, en geniş yeri 1,2 kilometre ve anakaradan dışarıya adeta bir baston veya hokey sopası gibi uzanıyor. Dar yerleri ise birkaç yüz metre ve iki tarafı deniz bir yolda seyahat etmek çok keyifli.


Baston veya hokey sopası şeklindeki Varadero
(Hicacos Yarımadası)

Küba ve Varadero

Bu ince uzun kara parçası üzerinde bir sürü Küba standartlarına göre oldukça kaliteli, Antalya’dakilere kıyasla ise fena sayılmayacak otel var. Varadero’nun her türlü standardın çok üzerindeki özelliği ise muhteşem denizi. Üstelik de yarımadanın şeklinden ötürü otellerin her iki tarafında birden deniz var...

Tam da burada hemen tüm seyahat blogger’larının dediği bir şeyden söz etmeli; “Varadero Küba falan değil, boşuna zamanınızı harcamayın”.

Evet Varadero Küba değil. Bizim Akdeniz Sahillerindekiler gibi all-inclusive yani her şey dahil otellerde insanların deniz güneş ve kumun tadını çıkardığı, gerçek Küba ile alakası olmayan turistik bir yer. Peki zaman harcamak boşuna mı? İşte burada “one minute” demek istiyorum izninizle...

Yıllardır Antalya’da, Konyaaltı plajına 15 dakikalık yürüme mesafesindeki evinde yaşayan biri olarak bu deniz güneş kum tatillerine hiç özenmedim. Hele her şey dahil otellerden hiç mi hiç hazzetmedim. Seyahatlerimde konakladığım otellerden de genellikle sabahın köründe ayrılıp, gecenin bir vakti döndüm. Fakat Varadero’daki Melia Varadero Hotel’de geçirdiğim o kısa süre gerçekten güzeldi, her şey dahil olmasına rağmen.

Sinan, Havana’dan Varadero’ya kadar yol boyunca bize kalacağımız otelin Küba’nın en iyi otellerinden biri olduğunu, ama turun geri kalanında otel konusunda beklentimizi yüksek tutmamamızı, Küba’nın geri kalanında konaklama konusunda standartların pek iyi olmadığını söyledi durdu. Ve haklıydı. Melia Varadero’yu yıllardır Antalya’da tonlarca otele girip çıkmış biri olarak ben cidden beğendim. (Bu arada bir yanlış anlama olmasın, seyahatlerimde konaklama ve yemek konusunda asla çok beklentim olmaz. Her koşulda uyur, yemek yerine bir paket bisküvi ile bile idare edebilirim. Yeter ki o coğrafyada olayım).

Otele girdiğimizde hava kararmak üzereydi, bir geceyi Antalya’dan İstanbul’a gelirken ve havalimanında bir diğerini uçakta harcamıştım. Saat farkı sersemliğinden kaç saat olduğunu bile hesaplayamadığım bir süredir yatak yüzü görmemiştim, çok yorgundum.O normalde hiç hazzetmeyeceğim açık büfede bir şeyler yedikten sonra odaya çıkıp yattım. Ki yemekler hiç fena değildi...

Ertesi sabah erkenden soluğu sahilde aldım. Ve tüm gün karayiplerdeki “her şey dahil” otelin tadını çıkardım. Saatlerce turkuaz sularda yüzdüm, sahildeki şezlonglardan birine uzanıp bir sürü Pina Colada ve Mohito içtim. Sahilde beyaz kumların üzerinde yürüdüm. Belki de ilk kez bir seyahatimde bir tam günü otelimden çıkmadan ama inanılmaz keyif alarak geçirdim.

Kıskandırmak gibi olmasın ama işte size Melia Varadero Hotel'den fotoğraflar...


Melia Varadero Hotel

Burası da otelin plajı

Otelin reklamı gibi oldu biliyorum ama bir kare daha...

Turquaz bu renk mi oluyordu? 

Plajdan bir kare daha

Sabahın erken saatlerinden

Turkuaz renkli sulardan bir kare daha

Son fotoğraf; Otelden bir ayrıntı; Fidel

Evet “Girizgah” kısmı pek Küba tadında olmadı farkındayım ama bir şekilde başlamak lazımdı. Bir sonraki bölümde favori şehirlerim listesine giren Trinidad var...

Ama işe yarar birkaç bilgi vermek adına size Küba’ya gitmeden önce yapılsa hiç de fena olmaz şeyler listesi yapayım bari:

  1. Kesinlikle biraz olsun Latin dansları dersi alın. Akşamları çıktığınızda, ki mutlaka çıkacaksınız, hemen tüm barlarda herkesler dans edip, siz de kendinize hakim olamayıp ancak olduğunuz yerde sağa sola sallanırken “yahu birazcık dans bilseydim bari” diye hayıflanmayın. 
  2. Rom ile yapılan kokteyller hakkında bilgi sahibi olmak yararlı olabilir; Mohito, Pina Colada, Daiquiri 
  3. Küba’ya gittiğinizi duyan tüm arkadaşlarınız size “Bir püro getirirsin artık” benzeri şeyler söyleyeceklerdir, aman dikkat. Püro çok pahalı bir şey, hele de meşhur Küba puroları. Sakın kimselere söz vermeyin. Bir de Puroların nasıl yapıldığıyla ilgili “malum” efsaneler külliyen yalan, boşuna hayal kurmayın. 
  4. Küba Devrimi konusunda Fidel ve Che dışında bir şeyler öğrenmek de yararlı olabilir. Söz gelimi ben Camilo Cienfuegos’un ismini Küba’ya gitmeden önce hiç duymamıştım, utandım. (Siz de şu anda ilk kez duyduysanız sonraki bölümlerde ben anlatırım, rahat olun) 
  5. Politik görüşünüz her neyse, geride bırakın. En azından bırakmayı deneyin. Ne attığınız her adımda fakir ama onurlu ve bir o kadar da mutlu Küba halkını arayın ne de tam tersine sosyalizmin aslında ne kadar boktan bir şey olduğunu ispata çalışın. Rahat olun, gezin ve eğlenin. 
  6. Son olarak İspanyolca bilmeseniz bile şu 3 şarkıdan en az 2'sinin sözlerini mırıldanacak kadar öğrenin; Hasta Siempre, Chan Chan ve Guantanamera. Gittiğiniz hemen her yerde bu 3 şarkıyı duyacaksınız çünkü... Benim önerim Chan Chan ile uğraşmayabilirsiniz, onu mırıldanmak İspanyolca bilmiyorsanız biraz zor gibi... Yok eğer bu şarkıların birini bile duymadıysanız ise Küba iyi bir fikir olmayabilir.



Sürecek.